Kaynak: https://umutgazetesi34.org/arsivler/61122
Bir önceki yazıda “salt teşhirin toplumun ihtiyaç duyduğu niteliksel dönüşümü gerçekleştiremediğini” belirtmiştim. Bu yazıda kısaca bunun sebebine göz atmak istiyorum. Teşhirin toplumsal dönüşümün birikim haznesine yazılabilmesi için, teşhirde sözü edilen olgunun (teşhirde ifade edilen durumun), muhatapların değer yargılarıyla bir çelişki içinde olması ve bu çelişkinin de muhatabı doğru olana, yani değer yargısının gösterdiğine yönlendirmesi gerekiyor. Teşhir, bu koşullar altında olgunun failinin meşruiyetini yitirmesini sağladığı gibi muhataplarda biriken tepki, zamanla niteliksel bir dönüşüme evrilir.
Ancak Türkiye’de
en kallavisinden teşhirin bile artık böylesi bir birikim yaratmadığını ya da
çok az etkili olduğunu görüyoruz. Bunun sebebinin toplumda yerleşmiş olan
umutsuzluk ve çaresizlik hali olduğu öne sürülebilir. Bense başka bir sebebi
ele alma niyetindeyim: teşhir edilen olgunun hitap edilen değerlerle
çelişmemesi sorunu. Bu da aslında meselenin önemli bir ölçüde bir “değerler
sorunu” olduğunu bize gösteriyor. Örneğin geçim sıkıntısı yaşayan ve bunu dile
getiren birine “Sen önce cep telefonunu göster” denilebildiği gibi “Ekonomik
kriz var mı?” sorusuna “Ekonomik kriz yok, insanlar nasıl para harcayacaklarını
bilmiyorlar, ayaklarını yorganlarına göre uzatmıyorlar” cevapları
verilebiliyor. Çünkü toplumsal zenginliğin emeğe göre eşit bölüşümüne yönelik
bir değere sahip olmadığımız gibi eşitsizlik de içselleştirilmiş durumda. Bu
içselleştirme en bariz biçimde, her gün ortaya serilen yolsuzluk haberlerinde
kendini gösteriyor. Kamu kaynaklarına “çökme”nin, burjuva anlamında bile
yolsuzluğun, fesat karıştırmanın, usulsüzlüğün “suç” bir yana, “yanlış” (hukuki
bir yana ahlaki yanlış) olduğuna yönelik bir yaklaşımın yerini bu tür
icraatların bürokrat ve zengin tabakaların yazılı olmayan “hakkı” olduğuna
yönelik yaklaşım almış durumda.
Ekolojik
kıyımlara karşı olanlara karşı olmaktan ötekine şiddeti meşru görmeye (açıktan
olmasa bile sessiz kalarak “zımni rıza” göstererek), kadına şiddete, tacize
tepki göstermemekten bireysel çıkarı kamusal çıkarın önüne koymaya kadar birçok
durum göz önünde bulundurulduğunda toplumun, etik ve politik bir çürümenin
içinde olduğunu iddia etmek yersiz olmaz sanırım. Bunların yanında bir başka
durum ise bize toplumdaki siyasal yabancılaşmanın ve kamusallığın ne boyutta
olduğunu gösteriyor: Yazının başlığında yer alan “Erdoğan giderse kim
yönetecek?” sorusu, yurttaşların siyasal yabancılaşmasının, yani yaşadıkları
toplumun nesnel koşullarına yönelik karar alma ve eylemde bulunma süreçlerinden
ne kadar soyutlandıklarını, kendilerini soyutlamış olduklarını görmek açısından
oldukça önemli. “Kılıçdaroğlu mu yönetecek?” Sorunun kendisi zaten iki seçenek
sunuyor, bir cevap veriyor. Sorunun kendi iki seçenekli çerçevesinde
tartışılması ise toplumsal örgütlerin ve toplumsal siyasetin ne derece
sakatlandığını gösterdiği gibi “demokrasi” gibi bir değere de ne kadar uzak
olduğumuzu ortaya koyuyor. “Toplum, kendi kendini yönetme erkine de
yetkinliğine de sahip değil” anlamını içerdiği gibi “halkın iktidarı yönetecek”
seçeneği de akıllara gelmiyor. Demokrasi, şu anda toplumda karşılık bulan bir
talep de değer de değil. Bu koşullarda bulunmamızda siyasal İslam’la katmerlenmiş
kapitalizmin burjuva ahlakının etkisi elbette yadsınamaz. Ancak bu siyasal ve
ekonomik koşullar, sorunun aynı zamanda bir toplumsal sorun, bir değerler krizi
sorunu olduğunu göz ardı etmemize sebep olmamalı.
Marksizm bizlere
özgün bir ekonomi teorisi sunduğu gibi özgün toplum ve siyaset felsefeleri de
sunar. Bu felsefeler, sosyalist ve komünist bir toplumun örgütlenme tarzının ve
değerlerinin hangi temeller üzerinde şekilleneceği konusunda bizlere yol
gösterir. Marksizmin determinist yorumları, kapitalizmin kendi iç çelişkileri
sonucunda yıkılacağını, bu ekonomik koşulların ve sebep olduğu çelişkilerin
kaçınılmaz olarak işçi sınıfının bilinçlenmesini sağlayacağını, işçi sınıfının
da sosyalist toplumu, sosyalist adaleti ve sosyalist ahlakı (etiği) kuracağını,
tüm üst yapı kurumlarının bu temeldeki dönüşümle değişeceğini iddia etmiştir.
Ancak ne Marx, ne Engels [1,2], ne de bir iradeci ve bir siyasal devrimci
olarak Lenin böyle düşünmez. Salt ekonomik temele odaklanan bir mücadele eksik
kalır zira sınıf savaşımı salt iktisadi temel üzerinde yürütülen bir mücadele
olmadığı gibi üretici güçlerin gelişmesi ve üretim ilişkilerinde bir dönüşüm de
her şeyi çözüp toplumu ileri atacak sihirli bir anahtar değildir. Tek faktörlü
ve tek yönlü bir mücadele hattı, iktisadi temelin her şeyi belirlediği ve
insanların yalnızca iktisadi koşulların edilgin nesneleri olduğu görüşü,
tarihin mevcut gerici kapitalist aşamasını [3] tarihin seyrinde kaçınılmaz ve
gerekli bir aşama olarak gören teleolojik, tek yönlü ve determinist görüşler
sosyalistleri arzuladıkları toplumsal koşullara ulaştıramaz.
Sosyalist
siyaset, kendi içinde ekonomik, siyasal ve toplumsal mücadeleleri içermelidir.
Toplumsal değerlerde bir değişimi iktisadi koşulların dönüşümünün neticesi
olarak beklemek ile ekonomik mücadelenin yanında, toplumsal değerlerin
değiştirilmesine yönelik toplumsal mücadele yürütmek arasında radikal bir fark
var. Burjuva anlamında olmayan eşitlik, adalet, demokrasi, ortak fayda,
toplumsallık, bireysellik, doğallık, özgürlük kavramları, bizim temel
kavramlarımızdır. Sosyalizm, toplumu dönüştürürken insanları da dönüştürür ve
oluşacak bu insan, bu ethos bir etik
sorunudur. Bu nedenle sosyalist mücadele, aynı zamanda her zaman bu sosyalist ethosun oluşması için çabalamalı, bu
nedenle de kendi değerlerini ön plana çıkaran eylem ve söylemi işlerliğe
koymalıdır. Bu ethos, toplumun diğer
kesimleri bir yana, kendini sosyalist olarak görenlerde bile yeterince
gelişmemiş olabilir. Bu nedenle değerler krizini aşmaya yönelik toplumsal
mücadele, sosyalist siyaset için gerekli olduğu kadar hayatidir de. Bunun bir
yolu bu değerleri toplumda görünür kılmak, gerekçelendirmek, açıklamak ve
sürekli tekrar etmektir. Bu mücadele, “sınıfa bilinç taşıma” misyonunun ayrılmaz
bir parçasıdır.
Dipnotlar:
[1] “Politik,
hukuki, felsefi, dini, edebi, artistik, vb. gelişmeler, iktisadi gelişmeleri
temel alır. Ancak tüm bunlar birbirleri üzerinde etkide bulundukları gibi
iktisadi temel üzerinde de etkilidirler. Geri kalan her şey edilgin bir etkiye
sahipken iktisadi konum tek neden ve tek başına etkin olan değildir. Tersine,
en nihayetinde kendini dayatan iktisadi zorunluluğun temelleri üzerinde bir
etkileşim vardır.” (Engels’in Borgius’a mektubu, 1894, Londra) <https://www.marxists.org/archive/marx/works/1894/letters/94_01_25.htm>
[2] “Tarihin
materyalist kavranışına göre, tarihte en nihayetinde belirleyici öge, gerçek
hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben bundan daha fazlasını
iddia etmedik. Böylece, eğer birileri bunu ‘ekonomik unsur tek belirleyici
olandır’ şeklinde çarpıtacak olursa bu önermeyi, anlamsız, soyut, mantıksız bir
ifadeye dönüştürmüş olur.” (Engels’in Königsberg’teki J. Bloch’a mektubu, 1890,
Londra) <https://www.marxists.org/archive/marx/works/1890/letters/90_09_21.htm>
[3] Bu görüşe
Marx’ın kapitalizmi devrimci, ilerici bir üretim tarzı olarak gördüğü görüşü
ile karşı çıkılabilir. Ancak kapitalizmin üretici güçleri, genel üretici
kapasiteleri çok kısa sürelerde akıl almaz derecede büyütmesi, onun genel
olarak gerici olduğu iddiam ile çelişmez. Kapitalizmin yabancılaşmış bir toplum
örgütlediği, yabancılaşmış bireyler ürettiği ve yeniden ürettiği, işçi sınıfını
sürekli olarak yoksullaştırdığı, kitleleri sefalet koşullarına mahkûm ettiği ve
dünyayı yok oluşa sürüklediği bir gerçektir. Bunları ne ilerleme ne de
ilerlemenin yan etkileri ya da bedeli olarak ele almanın sorunlu olduğu
kanaatindeyim.
Yorumlar
Yorum Gönder